Vatan Borcu Öderken Vatan’a Hasret..

Askerdeyim. Bu yüzdendir ki dünyadan ve vatanımdan bihaberim. İnsan vatan borcunu öderken vatanından bihaber kalır mı diye sormayın sakın; kalır. Gerçi keyifli bir durum bu. Her gün sabah it kalkmadan, gün doğmadan ve kargalar henüz kahvaltılarını yapmamışken uyanıp yaptığım ilk şey hayali bir radyo kanalı uydurup kendimce haberleri dinliyorum. İlk haber iktidarın değiştiği ve yeni iktidarın CHP tarafınca oluşturulduğu oluyor. Sonra ülkedeki işsizlik, intihar ve bilumum depresif hallerin sona erdiği şeklinde haberler veriyorum kendimce. İnsan böyle haberleri, hepsi uydurmaca olsalar dahi, duyunca mutlu oluyor orada. Ve her sabah yataktan aşağı atarken kendimi, üç kere tekrarlıyorum besmele niyetine; “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler!”

 

Bugün geçen son yirmi beş gündür ilk defa gazete gördüm. Ve biliyor musunuz o gazeteyi okudum! Meğer gazeteler çok kıymetli imişler. Son sayfasını da okuyup kapatınca gazetenin, nedense duruldum, iyiden iyiye sessizleştim. Çünkü kendimce, o yasaklar ülkesinin içinde kurduğum Alice’in harikalar ülkesinden çıkıvermiştim aniden. Gazete okuyunca anladım ki bu vatanın toprakları üzerinde düş kurman bile bir sınırı; yasakları var. Kurduğunuz düşün tam trasında bir şamar yiyip uyandırılıyorsunuz çünkü.

 

Mehtap öğretmeni okudum gazetede. Onun yenilen hakkını, bozulan düşünü okudum. “Arada kan var” diyen Sinan Etiz’i okuyup bu ülkedeki devlet eli ile yaşatılan ve/veya zeri kapatılan kanlı davalarına üzüldüm. Sonra bahsedilen kan olunca bu ülkede kanı en çok dökülen ama hiçbir kimseye dava gütmeyen Alevileri düşünüp umutlandım yine. CHP’nin iktidar için artık çok ciddi bir alternatif ve umut olduğunu da okudum gazetede ve sanırım bu gaz bana askerliğim içinde birkaç yetecek. Yürüyüş yaparken bizlere söylettirilen onuncu yıl marşı daha bir anlamlı olacak şimdi. Bu arada marş demişken hazır size bir ironiden de bahsetmek isterim. 1980 yılında ordu tarafından yapılan darbe sonrası yasak edilen “Gündoğdu marşı bugün aynı ordu tarafından sekizerli yürüyüş kolunda yaptırılan acemi er eğitimlerinde, askerler tarafından bağıra çağıra söyleniyor. Hoş biraz sözleri değişik ama ben burada söylenen versiyonunu da beğendim.

 

Dedim ya bugün gazete okudum. Ve varolan iktidar için yine içimden,sessizce onlarca güzel şeyler söyledim. Hepsini andım. Ve aklıma bir dizesi takıldı Murat YALÇIN’ın “İnsan hiç değilse avucunu yalamalı ki bir yeri temiz kalsın”

BU TOPRAKLAR ASLINDA KİMİN?

Bugün yazımı yazarken bilgisayarımda Hovhannes TOUMANIAN’ın AKHTAMAR adlı eseri çalıyor. Gece okuduğum şiirlerin yazarı Aziz ERİM, kitabında Kürtlerin çilesini şiirleri ile anlatıyor, bu ülkenin herkese yetecek kadar büyük ve güzel bir ülke olduğunun altını çizerek. Ve masamda duran belge.

Masamda öylece durup duran bu ülkenin yüzyıllardır süregelen bir aradalığına küfür olarak nitelendirdiğim bir dilekçe. Mardin İl Jandarma Komutanlığı’na yazılmış ve işgalcilerin derhal kovulmasını isteyen dilekçe.

İşgalci kim? Deyrulumur Manastırı rahipleri. İşgal olunan yer neresi? Deyrulumur Manastırı. Ve şöyle diyor dilekçenin sahipleri, jandarmaya “Siz bunların kafasını kesmeyin ama burada sürün gitsinler”

“Sürün gitsinler” denilince dilekçe sahipleri gibi Kürt kökenli olan şair Aziz ERİM’e bir kez daha kulak veriyorum. Diyor ki; Göçe zorlandık, talanlardan sonra/Hısım Aşiret, ırak düştük” ve sonrasında sırtlanlarla akbabaların nasıl da kardeş olduklarını anlatırken.

Yüzyıllık bir Manastırdan sahiplerini zorla sürdürmeyi isteyen bu dilekçenin sahipleri Cumhuriyet’in jandarmasına Fatih’in torunları olduklarını hatırlatıyor. Demek ki kendileri unutmuş Fatih’in Kürtlere nasıl beddua ettiğini. Ne demişler hafıza-i beşer nisyan ile maluldür değil mi?

Dilekçenin bir yerinde de Milli Birlik ve Beraberlikten bahsediliyor. Ama sanırım bu dilekçede imzaları olan üç muhtar bilmiyor ne demek olduğunu bu birlik ve beraberlik meselesinin.

Meseleyi uzatmıyorum. Midem bulanıyor bir vakitten sonra. Başıma ağrılar saplanıyor. Ve ister istemez kendi kendime soruyorum” üstünde bu denli çok kan olan bu topraklar aslında kimin?”

BAŞSAĞLIĞI

Şimdi bir güvercin daha havalandı göğe doğru

Bir güvercin daha katıldı gidenlerin yasına..

AHMET SÜER’i kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içimizde.

Yakınlarına baş sağlığı dilerim.

BİZDE OLSA…

BİZDE OLSA…

Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, Şili’deki maden kazası için “Bizde olsa üç günde kurtarırdık” demiş. Sayın Bakan sahi mi söylüyorsunuz?

Unutmuş Sayın Bakan, bırakın diriyi, ölüyü bile çıkaramadığımızı.

“Efendim anne?”

“Oğlum uğraşma bakanla, unutan o değil sensin?”

“ Nasıl yani?”

“ E, oğlum onlar o işi Allah’a havale etmişlerdi, bizim Karadon faciası kaderdi kader!”

“!!!”

Annem haklı, Sayın Bakan da. Pek muhterem hükümetimiz bizdeki olayı kader diye Allah’a havale edip, diğer taraftan da sümen altı etmemiş miydi?  Şimdi tabii ki dünyaya hava atarlar, üç günde kurtarırdık diye. Giderler, Şili halkına “yahu bu iş kader kısmet meselesi, bu işçilerin kaderlerinde de yerin bilmem kaç metre altında ölmek varmış” diyecek, üçüncü günde de ölen işçilerin hayrına helva dağıtıp geri geleceklerdi. İşte size üç günde kurtarmanın formülü. Gerçi daha açık ifade edersek bizim muhteremin kurtarırız dediği aslında işçiler değil, Şili’de görevde bulunan hükümet.

Hep merak ederdim, şimdi daha çok merak ediyorum, bu siyasilerin halkla bu kadar dalga geçmesinin nedeni nedir? Nasıl bir güce sahiptirler ki kendilerini bir makama oturtmuş olan halk ile böylesine pervasızca konuşabiliyorlar.

Biz daha Karadon’daki iki işçimizin naaşlarını bile toprak altından çıkarıp ailelerine teslim edememişken şimdi gelin de muhteremin dediğine bakın ; “Bizde olsa üç günde kurtarırdık”. Ne diyordu Nasreddin Hoca, “Sen onu benim külahıma anlat”.

ÖZLÜ SÖZ

Bir başbakan sahneye çıkıp soytarılık yapsa yarım dakika beceremez, foyası ortaya çıkar. Ama bir soytarı, yıllarca kimseye hissettirmeden başbakan koltuğunda oturabilir. Peter USTINOV.

‘DUT YEMİŞ BÜLBÜL İLE YEDİ BAŞLI YILAN’

Değerli okuyucu, bugünkü yazımın bu bölümü 1957 yılında Tercüman gazetesinde Emin SANDALCI’nın kaleme aldığı yazıyı paylaşmak istedim. 53 yıl sonra değişen bir tek partinin ismi.

“Bir yıl önce gazeteler çıkarılan yeni Basın Kanunu ile dut yemiş bülbüle döndürülmüşlerdi. Bu hadisenin yıldönümü olan 7 Haziran’da gazetelerimizin ancak bir ikisi bu mutlu (!) günü layık olduğu veçhile hatırladı. Gerisi dut yemiş bülbül rolüne devam etti. Ne yaparsınız? Herkesin bin bir düşüncesi, çeşitli hesabı vardır. Koskoca gazeteler yüzlerce kişiyi besleyen kadroları ile topun ağzına getirilemez ki. Bir senenin bilançosu çok basit: Hapishane parmaklıkları arkasına dizilmiş bir avuç -tüyü yolunmuş tavuk misali- kesik saçlı gazeteci. Maamafih her toplulukta birkaç haşarı, zaptu ranta gelmez tip mevcuttur. Esas itibariyle basınımız, geçen sene içinde usluluk bakımından iyi bir not almış, çizmeden yukarıya çıkmamayı başarabilmiştir. Böylece, birçok mesut şahıs, yüksek mevkilerde bulunanlar adi iftira ve hakaretlerden, yalan haber ve isnatlardan masum kalmışlar, dolayısıyla vatan, millet hizmetinde daha verimli çalışabilmişlerdir.
Onlar ermiş muradına… biz çıkalım gazetecilik oyununa…
Öyle ya, bizimkisi oyun. Böyle gazetecilik olur mu? Sağa bakma. Sola bakma. Konuşma. Konuşma. Al eline kalemi, çöpçü onbaşılarının ceketlerinin düğme sayısı 4 mü yoksa 5 mi olmalı diye mütalaa yürüt.
Basın Kanunu’nun müspet neticelerini kim methederse etsin. Hatırlanması gereken bir nokta vardır, basın mensuplarına kışlada asker muamelesi yapılamaz.
Gerçi, “Biz yaptık oldu” diyecekler eksik değildir. Olur da. Eğer, basın sadece şu kadar tiraja sahip şu kadar gazete demekse mükemmelen olur.
Ve biz… çoğunluğu böylesine perde arkası iplerle idare edilen kukla basını medih de eder. “Aferin uslu çocuk. Al sana şeker” de deriz. Alan da olur.
Bir memleketin içtimai bünyesinde bir muvazene unsuru rolünü oynayan çeşitli müesseseler vardır. Basın, üniversite, yüksek mahkemeler, siyasi partiler, muhtelif meslek gruplarına ait teşekküller, sendikalar gibi. Bunlarsız bir cemiyet, pusulası bozulmuş gemiye benzer. Her türlü aşırı hareket, cereyan, mukavemet görmeksizin, alabildiğine gelişmek imkanını bulur.
Bu kabil müesseseler ancak, hür bir hava teneffüs ettikleri müddetçe gelişip kökleşirler ve fonksiyonlarını yerine getirebilirler. Hür havayı kaldırın. Hepsi de sudan çıkmış balığa döner. Teker teker her birinin çanına ot tıkanır. Neticede, cemiyet bünyesinde çeşitli yılanlar baş kaldırır.
Bugün memleketimizde, bu kabil denkleştirici kuvvetler zayıflamış, içtimai bünyeye lüzumlu olan muvazene bozulmuştur. İşte size, bu yüzden baş kaldıran yılanlardan bir örnek: İrtica! Senelerden beri devrimlerin günlük, dar politika hesaplarına peşkeş çekilmesinden ötürü “taviz” ile beslenen irtica yeniden kıpırdamaktadır. 6 Haziran tarihli Ulus’ta Hüseyin Cahit Yalçın’a, Kayseri’den gönderilen imzasız mektubu okuyun. Okuyun ve hilafetin ihyasını, 5 sene için mekteplerin kapatılmasını isteyen; apartmanı “Bir kaşanede en az 15 ev oturmak suretiyle kızılbaş apartmanlığı” diye tarif eden; sene 1376 yollu tarih atan yedi başlı yılanı ibretle seyredin.
Sonra gazetelerinizi açın ve hâlâ her köşesinde Atatürk’ün manevi şahsiyetinin yer aldığı B. M. Meclisi’nde, “D.P. mitingine gitmeyen kafirdir” diye vaiz veren -ve bu yüzden kanun karşısında suç işleyip mahkûm olan- vaizin mahkûmiyetinin affedilmesi için çırpınıldığına şahit olun.
Bundan sonra da ister gülün ister dövüne dövüne ağlayın.
Ne Ödemiş’te verilen vaiz, ne de Hüseyin Cahit’e gönderilen mektup tek vaka’lar değildir. İstanbul’da Ocak Başkanı imamlar D.P. hizmetinde olduklarını parti kongrelerinde bağırmaktadır. Bu satırları yazanın dosyasında kâfi miktarda hakaret, küfür ve tehdit mektubu mevcuttur.
Dini hislerin simsarlığını yapmayan, hiç olmazsa yobazlık hadiselerini sükûtla geçiştirmeyen, her kalem sahibi bu hakaret ve tehditlere maruzdur.
Hani nerede vatan millet sevgimiz? Devrimlere sadakatimiz? Garplılaşmaya inancımız?
Bizim anladığımız manada bir siyasi parti iktidara, memlekete faydalı olmak inancı ile geçer. Böyle olunca; memleketi uçuruma sürüklemek, iki asır geriye gitmek pahasına üç• beş reyin peşinden koşmaz. İktidarı elden kaçırmak veya elde edememek pahasına dahi olsa bu cinayeti işlemez.
Eğer, siyasi partilerimiz hakikaten millet ve vatanlarını seven kimselerden kurulmuşlarsa; eğer, hakikaten bu memlekete hizmet etmek istiyorlarsa; eğer, bütün o yaldızlı sözler ardında, sadece ve sadece, iktidar sandalyesinin pırıltısından başka bir şey düşünmeyen kimseler değillerse; eğer, parti ihtiraslarının üstünde, her şeyden önce vatanlarının selametini diliyorlarsa bir araya gelir ve müşterek bir tamim ile irticaa taviz vermeyeceklerini millete ilan ederler.
Reyler ideallerden taviz vererek satın alınmaz. Kazanılır. Satın alınan reylerle demokrasi olmaz. Hele memleketİ satmak pahasına elde edilen reylerle.
Gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünmek zorundayız.
Kendi kendimizi aldatmayalım. Yalan, riya samimiyetsizlik, irtica üzerine demokrasi bina edilmez.
Uyanın beyler uyanın. Kimin malını kime peşkeş çekiyoruz Allahaşkına!..“
Emil Galip Sandalcı, Haziran 1957

YOK BİR ŞEY….SİZ DEVAM EDİN…

Üniversitelere türban ile girmenin formülü bulundu. Türban ile derse girmek isteyen öğrenciyi derse almayan öğretim görevlisi hakkında soruşturma açılacak. Yani öğrenci değil hocalar atılacak okuldan. Ara formül dediğin böyle olur zaten.

 

*          *          *

 

Üniversitelerde bundan böyle sivil polis olacakmış. Hem de çok manidar bir neden ile girecek polis üniversiteye; “güvenli olmayan üniversitede özgür düşüncenin çıkması da olanaksızdır” Şaka gibi, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir durum aslında bu. Öncelikle sorulması gereken şu; “Polis üniversitelerden ne zaman çıktı ki, şimdi yine giriyor?” Ve sonrasında şöyle soralım; “ Baskının olduğu bir yerde özgür düşünce olur mu?”

 

*          *          *

 

Çılgın proje belli oldu. Gerçekten çok çılgın bir proje, Tayip efendi İstanbul’a Selimiye camisinin bir kopyasını yaptırıyormuş. Bende ekonomik çılgınlıklar yapıp rahatlatacak sanmıştım. Ya da ülkeyi bağımsızlaştıracak çılgınlıklardan bahsediyor diye umutlanmıştım. Meğer cami imiş derdi.

 

*          *          *

 

AP dün servis ettiği bir haberde Afganistan’daki El-Kaide kamplarında hava kuvvetleri mensubu bir pilotumuzun da eğitim aldığını duyurdu. Gidip Amerika’da kule patlatmadık ya ne olmuş ki!

 

*          *          *

 

İran’dan seçim kampanyası için para alan, sürekli sırtındaki gömleği değiştirip duran, minareden süngü yapan hükümetimizin son üç icraatıdır yukarıda saydığım. Adamlar çalışıyor yani, hem de hiç durmadan.

 

*          *          *

 

Çalışıyorlar, ama her icraatlarında biraz daha totalitarizme daha da yaklaşıyorlar. Kendi ütopyalarında bizleri de boğmak için çalışıyorlar. Gelin, bakalım Totalitarizm neymiş ; “Totalitarizm faşist, teokrasist ve bunun gibi katı sistemlerin belirgin tanımıdır. Totaliter rejim, halkın geleceği için yapılan bir şeydir. Bu nedenle totaliter rejimin korunması için her şey yapılabilir. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz. Yönetim aleyhine fikir öne sürülemez. Sadece totaliter görüşlü kişiler yönetime katılabilir.

Lider tek güçtür, tanrısaldır, her şeyi bilir, her şeye hakkı vardır. Liderin ruhunu okşayan lütfuna mazhar olur, eleştiren hiçlikte kaybolur. Her şeye o karar verir, hukuk odur.

Total rejimle otoriter rejim arasındaki fark, total rejimin otoriterliği içine almasından başka, yönetici elitin zorla kurgusal bir toplum inşa etmek istemesidir. Bu arzu kaba görünebilir, bilimsel de olabilir. Bu rejimde tehdit, kuşku, korku, ceza, ihbar, taciz, işkence, öldürme, toplama kampları bulunmaktadır.

Aile ve gruplar düzen için örgütlenir. Rejim, bir rüyaya bir ütopyaya dayanır veya amaçlar. Özgürlük yoktur, insanların kendi geleceklerini düşünmeleri imkânsızdır, her şey toplumun mutluluğu içindir.

Totalitarizm, toplumun ve toplumsal gerçekliğin bütününü kavradığını iddia eder. Kendi rejiminin değişmezliğini ayırt edebilmek için bir öteki terimi icat eder ve insanları, benden olanlar ve benden olmayanlar diye ikiye ayırır.”

Şimdi siz düşünün, bu gittiğimiz yol, yol mu değil mi?

körfez gazetesi 22/09/2010

 

Tam yüz doksan beş gündür yüreğim can kırığı. Ve taşıdığım en ağır yük, özlem. Müsaadeniz ile bugün sevdiğim kadına, buradan yalvaracağım.

Sevgili; yazabilsem, senin için kaynayan içimi, dört kitabın sonrasında beşincisi olur. Yazamam; taşa tutarlar bedenimi, derimi yüzerler. En ağırı, sensizliğe alıştırırlar diye korkarım. Ve yakarlar tüm kitaplarını aşkın, aşkı yasak ederler. Tarifi olmayan, yaşamayana imkânsız, anlatılsa anlaşılmaz bir şey sana hasret kalmak.

            Sana yazdığım buncasından sonra kalem hala niye yazdığını bilmese de, yazıcısı niye kaleme böylesine sıkı sarıldığını bilmekte. Yazıcı âşık, yazıcı seviyor ve özlüyor. Ve kalem yüz doksan altıncı günü de karalamak istemiyor.

 

İHALE

Sevgili okuyucu, biliyorum size Edremit belediyesinin yapmış olduğu bir ihaleyi yazacağımı söz verdim. Yazacağım ama aklım çok karıştı, bir türlü toparlayamıyorum. Yani bu işin içinde bir iş var diyeceğim ama bir türlü tarif edemiyorum kendime “nasıl bir iş bu iş”!! Aklımda üç tane soru var. Size ihaleyi yazmadan önce ( yazmak için sadece iki belgeye daha ihtiyacım var, onları da bu hafta temin edip yazacağım) bu soruları bir sorayım belki biriniz bana yardım edersiniz ve belki, bu birinizin adı da Tuncay olur.

            Soru bir: Bir müteahhit, B belediyesine, kendisine 5,03 T.L./M² birim maliyeti olan bir işi 9,00 T.L./M² birim fiyattan yaparken aynı işi 4,03 T.L./ M²’ ye mal ettiği E belediyesine neden 15,60 T.L./ M²  birim fiyattan yapar?

            Soru iki: E belediyesi, B belediyesinin ihale bedelini bildiği halde neden bu kadar yüksek bir kar oranı ile işi müteahhite verir? 

            Soru üç: bu işte nasıl bir iş vardır?

KİM SEÇTİRDİ?

Efendim geçtiğimiz hafta size kahramanlarımdan bahsetmiştim. Biri malumunuz Tuncay Kılıç idi. Bugün de sevgili başkanımız ile devam edelim.

Hatırlarsanız eğer, Kılıç ilk seçildiğinde Edremit’te önceki dönemde yapılmış olan belediye sarayının bir özel üniversiteye devri söz konusuydu. Tuncay Kılıç bu özel üniversitenin “F TİPİ” olduğu gerekçesi ile bu öneriye şiddetle karşı çıkmış ve dolayısı ile de öneri kabul edilmemişti. Şahsen ben o dönem de başkanı bu duruşu ile sempatik bile bulmuştum.

Aradan çok günler geçti. Eh tabi ne de olsa Tayip ile birlikte bir gömlek değiştirme modası da başladı. Anlaşılan gömlek değiştiren bir tek Tayip değilmiş. Sahi Başkan ya, kimdi sizin geçen İzmir’de nikah şahitliği yaptığınız aile? Fettullah Gülen cemaatinden değil mi idi onlar? Neyse canım bana ne oluyor ki!! Ama Devlet Bahçeli bir yandan “Okyanus ötesine” savaş açacak diğer yandan onun belediye başkanı cemaatin nikah şahidi olacak. Olacak iş mi bu şimdi?

Gerçi ben birkaç gündür MHP teşkilatı içini yokluyorum ve nedense hiç kimse sizin bu tavrınıza şaşırmıyor. Ama dert etmeyin siz, ne de olsa size göre sizi seçtiren kesim MHP’li değil idi değil mi? Böyle bir açıklamanız oldu mu? Hani bilmem de, “beni MHP’liler seçtirmedi” diye bir açıklmanız oldu mu diye soruyorum? Aslında ben değil, sizin deyiminiz ile teşkilat soruyor.

BİNBAŞIM ADAY OLMUŞ, GÖZÜM AYDIN.

Gözüm aydın. Milletvekilliği için adaylık dedikoduları başladı. Seçime ve seçimlerden bir ay sonrasına kadar malzemem bol. Benim masal kahramanlarımdan biri de –ki o biri binbaşım oluyor- milletvekilliği için söz aldım diye ortalarda dolanıyor. Efendim, kimden söz almış, il başkanından. O zaman önce il başkanını anlatalım siz de anasına bak kızını al misali il başkanına bakıp binbaşıyı değerlendirin.

            İl başkanı çok demokrattır. İyidir hoştur. Ama demokratlığı da, iyiliği de kendine göredir. Buna ses çıkarmamız olanaksız. Ne demişler her yiğidin kendine göre yoğurt yiyişi vardır. İl başkanı da yiğitçe bir adam. Ona göre demokrasi parti içerisinde konuşarak değil, sandalye fırlatarak olur. Onun için demokrasi, seçimle gelenlerin yerine kendi istediğini görevlendirerek gerçekleşir. İl başkanı için partinin gençleri birer “eleman”dır. Sahi bizim binbaşının da kızının düğününde servisi ilçe gençlik kolları mı yapmıştı? İl başkanı için demokrasi sadece laftır. O yoğurdu kendine göre yiyen yiğit gibi kendi işine geldiği gibi demokrat olur. Olur da, milletvekili nasıl olur?

            Yok yok ben daha yazdıkça, İl başkanı da, binbaşı da beni daha çok sevecek. Neme lazım onların sevgisi de bizim anladığımızdan farklı falan olur da, aç açıkta kalırız.

DUMA DUMA DUM REFERANDUM!!!

DUMA DUMA DUM REFERANDUM!!!

Harbiden böyle oldu bu sefer; kim kime duma duma bir referandum oldu. Halkın ancak % 46’lık bir kısmının onayı ile ( maalesef demokrasiler matematik bilmez)  kabul edilen nur topu gibi bir anayasamız oldu, hayırlı olsun. Şimdi en çok merak ettiğim konu şu; bu top neremizde patlayacak?

Tayip efendi artık çok daha güçlü. Göreceksiniz – ki ben dün gece yarısı ilkine şahit oldum- muhalefet de çark edecek artık. Hani derler ya bükemediğin eli öpeceksin. Hoş bu sefer bu el öpme seremonisi ne kadar onurlu olur onu bilemem ancak olacak olan bu. Bu paragrafı ne kadar üzüntü ile yazdığımı tahmin dahi edemezsiniz.

Gerçi hukukçularımız daha iyi bileceklerdir ancak sanırım bugünden itibaren var olan sistemimizde şöyle bir ufak!! tespit yapabiliriz: Türkiye Demokrasisi “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesinden vazgeçip “Kuvvetler Birliği” ilkesini benimsemiştir. Hakikaten çok ufak bir ayrıntı.

Şimdi Tayip efendi 1980 model darbecilerin önündeki “yargılanamaz” engelini kaldırdı. Binlerce insanın devlet kucağında kayboluşunun/ölümünün hesabını soracak!! Yahu, efendiler bu millet o kadar da aptal değil ki bunu yutsun diyeceğim ama Aziz Nesin bana güler diye sesimi çıkarmıyorum. Kolay değil oy kullanan seçmenin %52’si, toplam seçmen hesabının ise % 46’sı yuttu bu numarayı. Gül Aziz Nesin, gül!

Hele işin bir de BDP tarafı var ki sözüm ona demokrasiye en çok aç olan taraf onlar. Doğru kendi seçmenin iradesini ipotek koyan bir demokrasi anlayışı var onların. Bu arkadaşlar referandumun “kim kime” sorusu altında ezildiler. Erbakan’ın sözleri ile yolcu edelim onları bu sefer ki demokrasi durağından: “Hadi oradan, hadi oradan”

Referandumun bir de “dum duma” yanı oldu. Bu tarafı da sayın Kılıçdaroğlu doldurdu sağolsun. Kendisi adını Türk Siyasetine oy kullanmayı beceremeyen bir genel başkan olarak yazdırdı. Kendisi seçmenden özür diledi, biz de ondan özür dileyelim, kusura bakmasın lütfen kendi işini dahi organize edemeyen bir genel başkan olabileceğini hiç kimse hesap edememişti.

Kapatın gözlerinizi ve arkanıza yaslanın, biraz acı duyacaksınız ama zevk almaya bakın. Artık emniyet kilidi bulunmayan bir tabancanın namlusunda yaşayacaksınız.

ORTAYA KARIŞIK

MERHABA; BİR KEZ DAHA.

Bu sefer verdiğim ara çok uzun oldu, özür. Ama içinde yaşadığımız “acaba” paranoyasından ötürü ister istemez herkes gibi bende kendimi bir sansür deryası içinde buluverdim. Yazmamam aslında benim karar verdiğim bir şey değildi bilmenizi istedim. Neden, yazdıklarımın sizlere ulaşamamış olması idi. Peki şimdi ne değişti de yazıyorum? Çok şey değişti, sevgili okur. Bir kere gazetenin sahibi değişti, bilmem hiç künyede fark ettiniz mi. Şimdi şunu açıkça söyleyebilirim ki artık daha özgürlükçü, daha bizden bir gazetemiz var. O zaman, tekrar merhaba.

“FURUĞ’DAN İBRAHİM GOLESTAN’A…”

“…Derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum….Her şeyi delmek istiyorum ve olabildiğince içime dalmak istiyorum.Yerin derinliklerine varmak istiyorum.Benim aşkım oradadır.Tanelerin sürgün verdiği yerde, köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın kendini çürümüşlükte sürdüren noktada. Benim tenim sanki onun geçici bir biçimidir. Temeline varmak istiyorum. Kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum..”

KAHRAMANLARIM

Çok şenlikli bir yerde yaşıyoruz. Öyle herkese nasip olur bir şey değil. Musa peygambere özenen bir efemiz, Stalin’e özenen binbaşımız, yanında bıraksanız bir çırpıda bir Turan mafya imparatorluğu kurmaya hazır onlarca minik Polat’ı ile dolaşan reisimiz ile birlikte daha da şenlikli bir yer oldu Edremit.

Musa bazen değneği ile ilçenin tüm borçlarını öder, bazen de efeler gibi adam döver. Hele yakında size geçtiğimiz ay yapılan bir ihaleyi anlatacağım ki gülmekten yere yatacaksınız. Ama komik olduğu için değil sinirleriniz fena halde yıpranacağı için güleceksiniz.

Binbaşı yatar kalkar kendini milletvekili olarak rüyada görür; acaba rüyayı nasıl hayra yorsam diye türlü komiklikler yapar. Stalin gibi o da bir an önce demokratik örgütleri kapatmanın peşinde, zira korkuyor ki yarın başına bela olurlar. Biliyorsunuz binbaşımızın son emri ADD, ÇYDD gibi demokratik örgütlerin kapanmasını istemek idi.

Reisi hiç sormayın, onun başı “sıtrançç” oynamaya hayli meraklı Polat ile meşgul. Elimizi attığımız yer, bir komedi. Bazen diyorum ki yahu biraz da bu adamları ciddi bir surat ifadesi ile izleyeyim ama ne mümkün; kahramanlarımı görür görmez bütün sinirlerim kasılıyor ve daha o an gülmeye başlıyorum.

Üçü de benim için yenilenebilir enerji kaynakları, alın işte kış da geldi onlar olmasalar nasıl zaman geçecek ki koca bir kış boyu. Koltuklarında var olsunlar. Yok, yok, olmasınlar.

REFERANDUM

Sahi sizde yutacak mısınız o hapı? Hani Başbakan’ın “ Ben bu anayasa paketini bir hap gibi bir sefer de yuttururum bu millete” dediği haptan bahsediyorum. Üstü boyalı şeker ile kaplı o hapı yutacak mısınız?

Bakmayın siz paketi öyle allayıp pullayıp sunduklarına, o hediye paketi size değil kendilerine. Siz o hapı yuttuğunuzda, kendinizi değil onları otamış olacaksınız. Çünkü pakette kendilerinin hemen hiç bahsetmedikleri yahut bahsi geçtiğinde çok önemsiz gibi göstermeye çalıştıkları maddeler aslında onların kurtuluş reçeteleri.

Size yutturmaya gayret gösterdikleri aslında bu ülkeyi iflah olmaz bir kanser müsibetine mahkum edecek bir paket. Hani bilirsiniz siz de elmas tozu tarihte en çok kullanılan süikast şeklidir. Elmas tozunu yutan kişi uzun zaman içinde ama çok ağrılı bir şeklide ölür, ki ölüm nedeni olarak iç organların parçalanmış olması sayılır. Şimdi hükümetin de bize yutturmak istediği aslında tam da elmas tozu. Zaman içinde ve ağrılı.

Gelin bile bile ülkeyi daha fazla karanlığa hapsetmeyin. 12 Eylül sabahı o ampülün fişini sökelim gitsin!!

AMPUL

Ampul nedir? İçi boş bir cam parçası. Kıçına bağlı olan kablo olmasa kendine bile hayrı olmayan fabrikasyon bir alet. Yugoslavya’da da var, Afganistan ve Irak’ta da, İran’da da, Romanya’da da Türkiye’de de var. Ampul işte. Fabrikasının da, kıçına bağlı kablonun da teknolojisi Amerikan. Ama emin olun tesadüfî değil.

Ampul bu, karanlıkta olan bir yeri aydınlatmak için bağlarsınız bir kablonun ucuna yanar. Yandığı yeri aydınlatır. Ama unutmayın ışığı sahtedir. Ve canınız istediğinde söküp hemencecik patlayıverir, söner ışığı.

Hiç kıyas olunabilir mi Güneş ile Ampulün aydınlığı. Gerçek ile sahte hiç yan yana gelebilir mi? Güneşin bizlere sunduğu umudu arayabilir misiniz bir ampulün sahteliğinde? Güneşin doğa için vazgeçilmez olduğunu ve yaktığınız her ampulün doğaya zarar verdiğini inkâr edebilir misiniz?

Peki, sürekli aydınlığı, karanlığa tercih eder misiniz?

Tayyip’in Seçimi

Bugün biraz etraflıca düşünelim. Son birkaç haftadır yaşanılanları derleyip toplayıp, bunları üzerinden konuşalım. Bakalım ortaya ne çıkacak. Önümüzde yapılacak bir genel seçim var ve tüm bu yaşananlar ışığında seçimlere dair bir öngörümüz olsun.

            Deniz Baykal çok dramatik bir şekilde görevini Kemal Kılıçdaroğlu’na devretti. Kılıçdaroğlu sol için büyük umut vaat ediyor. Nerede ise tüm solun üzerinde hemfikir olduğu, buluştuğu bir isim. İktidar hedefi çok ciddi.

            AKP’nin Anayasa değişikliği, iptal istemiyle Anayasa Mahkemesinde. Ve mahkeme bu talebi görüşmek için kabul etti. 5 Temmuzda görüşünü açıklayacak.

            Türkiye Brezilya ile birlikte yürüttüğü diplomatik çalışmalar ile İran’ı Nükleer takas anlaşmasına ikna etti. Bu Ortadoğu için çok önemli bir gelişme. Bu anlaşmada Türkiye’nin yardımcısının Brezilya olması ayır bir ilginçlik ama konumuz bu olmadığı için buna değinmeyeceğim. Bu arada önemli olan anlaşmanın imzalanmış olması. Amerika anlaşmaya rağmen hala ciddi endişeleri olduğunu açıkladı.

            Filistin’e yardım taşıyan Mavi Marmara adlı gemiye İsrail saldırdı. Dokuz kişi hayatını kaybetti. Yardım Filosunda ve saldırıya uğrayan gemilerde birçok ülke vatandaşı olduğu halde en sert tepkiyi Türkiye’deki AKP hükümeti gösterdi. Neredeyse tüm Arap ülkelerinde Erdoğan bir kahraman oldu.

            BM, İran’a yaptırımlar uygulanması konusunda anlaştı. Oylamada karşı görüş bildiren sadece iki ülke vardı. Türkiye ve Brezilya. Türkiye’nin karşıt oy kullanmasının ardından ABD hemen bir üzüntü ve hayal kırıklığı açıklamaları dizisine başladı. İran ise desteklerinden ötürü Erdoğan’a teşekkür etti.

            Ve sonuç olarak ülkede bir eksen tartışması başladı. Acaba Türkiye yüzünü doğuya mı dönüyordu? Siyasi birlikteliklerden, ekonomik yeterliliklere kadar bir düzine şey tartışılmaya başlandı. Ama ortada bir eksen kayması yok. Yaşanıla gelenlerin tümü bir seçim yatırımı oysa. AKP’nin son hamlesi.

            AKP iktidarı her zaman ABD tarafından desteklendi. Çünkü Türkiye’de siyasal olarak bir istikrar bugüne kadar ABD’nin işine geliyordu. AKP, ABD için misyonunu tamamladı ve artık bundan sonrası için ABD çıkarlarına tehlike oluşturabilecek durumda. Bu yüzden ABD desteğini çekti ve artık Türkiye’de başka bir iktidarı istiyor. Bu durum Erdoğan’a son iki Amerika ziyaretinde tebliğ edilmiş olacak ki, AKP kendisine yeni bir destek arayışına girdi.       AKP’nin yeniden iktidar olabilmesi için çok ciddi siyasi ve ekonomik desteğe ihtiyacı var. ABD, AB’ne karşı Rusya kozunu oynuyor ve bu da Avrupa’nın AKP’yi desteklemesine engel. AKP için tek şans Doğu ülkeleri idi ve o da bunu kullanıyor.

            AKP’nin Amerika için çok tehlikeli olan Ortadoğu’da oynaması ABD’yi fazlası ile endişelendirmekte ve bu endişenin gereği olarak ABD’yi Türkiye’de yeni bir iktidar gücünü desteklemeğe zorlamakta. Şüphesiz ABD’nin desteği olmadan seçimi kazanmak çok zor.

            Peki, ABD Türkiye’de nereyi destekleyecek? Bana kalırsa ABD bu seçimlerde bir CHP – MHP koalisyonunu destekleyecek. Ülkede yaşanılan süreç şimdilik bunu işaret etmekte. Bu durum ABD harici odakların hangi oranda AKP’yi destekleyecekleriyle alakalı olarak koalisyona AKP’yi de dahil edebilir. Ama asla AKP’nin tek başına bir iktidarından söz edemeyiz. Çünkü bu gerçekleşirse Amerika Ortadoğu’da çok ciddi bir açmaza girmiş olacak.  

            Türkiye’de yapılacak olan seçim aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki planlarının da başarılı olup olamayacağının bir göstergesi olacak. Zaman işlemeye başladı bakalım sonuç kimin lehine olacak? Kazanan kim olacak?

YASAK AŞKIMIN MEYVESİ: KARANLIK

Gün ile sevişirken geceyi doğuracağını bilse idim eğer*, hiç girmezdim o yatağa. Terimi karıştırmazdım günün inceliğine. Kapılmazdım güneşin aydınlık vaatlerine. Annemi dinlerdim ve yasak hiçbir aşka akıtmazdım spermlerimi.
Bilseydim eğer böyle olacağını, oturup bir taşın üstünde gün boyunca güne küfrederdim, gece boyunca geceye. Gün ile gecenin değişimlerinde ise gazetedeki köşemde küfür edemediğim, ettiğimde de yazımın yayınlanmasına engel teşkil edenlere ederdim en edebi küfürlerimi. Allahtan küfür etmek istediklerimin gün ile geceyi değiştirmeye güçleri yetmiyor. Onlar ancak anayasayı değiştirmeye gayret ederler, ona da güçleri yetmeyecek.
Bilse idim gün ile sevişince geceyi doğuracağını, hiç girmezdim o yatağa. Ve böylece ne kendimi ne de ülkemi mahkûm etmezdim kör bir ampulün sahte ışığına. Gecenin, üzerini örttüğü topraklara bu denli hıyanet içerisinde olabileceğini nereden bilebilirdim ki?
Bilemezdim elbet her yanım ter içerisinde ve aşkın bütün şehvetiyle tutuşurken bedenim, günün karanlığı doğuracağını. Ve gecenin üstüme ağır metal gazları gibi çökeceğini bilemezdim elbet yağan bir yağmurun ardından. Ama ne olursa olsun hata bende, aldanmamalıydım günün cazibesine. Tam iki bin yedi yüz yetmiş altı gündür tungstenden imal içi boş ve başka yerlerden kablolar ile gelen enerji olmadan kendisine dahi hayrı olmayan bir ampulün sahteliğine katlanmaktayım.
Şimdi bu sahte ışığın loşluğunda yazdığım bütün yazılarda kullandığım kelimeleri dikkatle seçmek durumundayım. Mesela bir zat-ı muhtereme kalpazan diyecek olursam direk “kalpazan” demek yerine “hukuki dayanaktan yoksun ve geçersiz değerli kâğıt imalatçısı” gibi süslü bir tanım ile yumuşatmam gerekiyor. Yoksa nemi oluyor? Gayri meşru bir ilişkiden doğan karanlık bizi boğuyor. Uzun zamandır yazmamış olmamın nedeni bu. Tenini okşadığım günün geceyi doğurması. Ve doğan karanlıkta boğulmamak için kullanacak kelimeleri bir araya getiremem. Şimdi öğrendim nasıl yeneceğimi karanlığı. Şimdi inandım yenebileceğimizi. Yazıyorum artık. Tükürürcesine yüzüne karanlığın. Bir gün muhakkak tükürmek için yüzüne.

* Özgün hali: “Ne bilirdim geceyle sevişince bir güneş doğuracağını”-Mehmet OĞUZ. Sevgili Mehmet Ağabeye teşekkürlerimle.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.