BİZDE OLSA…
Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, Şili’deki maden kazası için “Bizde olsa üç günde kurtarırdık” demiş. Sayın Bakan sahi mi söylüyorsunuz?
Unutmuş Sayın Bakan, bırakın diriyi, ölüyü bile çıkaramadığımızı.
“Efendim anne?”
“Oğlum uğraşma bakanla, unutan o değil sensin?”
“ Nasıl yani?”
“ E, oğlum onlar o işi Allah’a havale etmişlerdi, bizim Karadon faciası kaderdi kader!”
“!!!”
Annem haklı, Sayın Bakan da. Pek muhterem hükümetimiz bizdeki olayı kader diye Allah’a havale edip, diğer taraftan da sümen altı etmemiş miydi? Şimdi tabii ki dünyaya hava atarlar, üç günde kurtarırdık diye. Giderler, Şili halkına “yahu bu iş kader kısmet meselesi, bu işçilerin kaderlerinde de yerin bilmem kaç metre altında ölmek varmış” diyecek, üçüncü günde de ölen işçilerin hayrına helva dağıtıp geri geleceklerdi. İşte size üç günde kurtarmanın formülü. Gerçi daha açık ifade edersek bizim muhteremin kurtarırız dediği aslında işçiler değil, Şili’de görevde bulunan hükümet.
Hep merak ederdim, şimdi daha çok merak ediyorum, bu siyasilerin halkla bu kadar dalga geçmesinin nedeni nedir? Nasıl bir güce sahiptirler ki kendilerini bir makama oturtmuş olan halk ile böylesine pervasızca konuşabiliyorlar.
Biz daha Karadon’daki iki işçimizin naaşlarını bile toprak altından çıkarıp ailelerine teslim edememişken şimdi gelin de muhteremin dediğine bakın ; “Bizde olsa üç günde kurtarırdık”. Ne diyordu Nasreddin Hoca, “Sen onu benim külahıma anlat”.
ÖZLÜ SÖZ
Bir başbakan sahneye çıkıp soytarılık yapsa yarım dakika beceremez, foyası ortaya çıkar. Ama bir soytarı, yıllarca kimseye hissettirmeden başbakan koltuğunda oturabilir. Peter USTINOV.
‘DUT YEMİŞ BÜLBÜL İLE YEDİ BAŞLI YILAN’
Değerli okuyucu, bugünkü yazımın bu bölümü 1957 yılında Tercüman gazetesinde Emin SANDALCI’nın kaleme aldığı yazıyı paylaşmak istedim. 53 yıl sonra değişen bir tek partinin ismi.
“Bir yıl önce gazeteler çıkarılan yeni Basın Kanunu ile dut yemiş bülbüle döndürülmüşlerdi. Bu hadisenin yıldönümü olan 7 Haziran’da gazetelerimizin ancak bir ikisi bu mutlu (!) günü layık olduğu veçhile hatırladı. Gerisi dut yemiş bülbül rolüne devam etti. Ne yaparsınız? Herkesin bin bir düşüncesi, çeşitli hesabı vardır. Koskoca gazeteler yüzlerce kişiyi besleyen kadroları ile topun ağzına getirilemez ki. Bir senenin bilançosu çok basit: Hapishane parmaklıkları arkasına dizilmiş bir avuç -tüyü yolunmuş tavuk misali- kesik saçlı gazeteci. Maamafih her toplulukta birkaç haşarı, zaptu ranta gelmez tip mevcuttur. Esas itibariyle basınımız, geçen sene içinde usluluk bakımından iyi bir not almış, çizmeden yukarıya çıkmamayı başarabilmiştir. Böylece, birçok mesut şahıs, yüksek mevkilerde bulunanlar adi iftira ve hakaretlerden, yalan haber ve isnatlardan masum kalmışlar, dolayısıyla vatan, millet hizmetinde daha verimli çalışabilmişlerdir.
Onlar ermiş muradına… biz çıkalım gazetecilik oyununa…
Öyle ya, bizimkisi oyun. Böyle gazetecilik olur mu? Sağa bakma. Sola bakma. Konuşma. Konuşma. Al eline kalemi, çöpçü onbaşılarının ceketlerinin düğme sayısı 4 mü yoksa 5 mi olmalı diye mütalaa yürüt.
Basın Kanunu’nun müspet neticelerini kim methederse etsin. Hatırlanması gereken bir nokta vardır, basın mensuplarına kışlada asker muamelesi yapılamaz.
Gerçi, “Biz yaptık oldu” diyecekler eksik değildir. Olur da. Eğer, basın sadece şu kadar tiraja sahip şu kadar gazete demekse mükemmelen olur.
Ve biz… çoğunluğu böylesine perde arkası iplerle idare edilen kukla basını medih de eder. “Aferin uslu çocuk. Al sana şeker” de deriz. Alan da olur.
Bir memleketin içtimai bünyesinde bir muvazene unsuru rolünü oynayan çeşitli müesseseler vardır. Basın, üniversite, yüksek mahkemeler, siyasi partiler, muhtelif meslek gruplarına ait teşekküller, sendikalar gibi. Bunlarsız bir cemiyet, pusulası bozulmuş gemiye benzer. Her türlü aşırı hareket, cereyan, mukavemet görmeksizin, alabildiğine gelişmek imkanını bulur.
Bu kabil müesseseler ancak, hür bir hava teneffüs ettikleri müddetçe gelişip kökleşirler ve fonksiyonlarını yerine getirebilirler. Hür havayı kaldırın. Hepsi de sudan çıkmış balığa döner. Teker teker her birinin çanına ot tıkanır. Neticede, cemiyet bünyesinde çeşitli yılanlar baş kaldırır.
Bugün memleketimizde, bu kabil denkleştirici kuvvetler zayıflamış, içtimai bünyeye lüzumlu olan muvazene bozulmuştur. İşte size, bu yüzden baş kaldıran yılanlardan bir örnek: İrtica! Senelerden beri devrimlerin günlük, dar politika hesaplarına peşkeş çekilmesinden ötürü “taviz” ile beslenen irtica yeniden kıpırdamaktadır. 6 Haziran tarihli Ulus’ta Hüseyin Cahit Yalçın’a, Kayseri’den gönderilen imzasız mektubu okuyun. Okuyun ve hilafetin ihyasını, 5 sene için mekteplerin kapatılmasını isteyen; apartmanı “Bir kaşanede en az 15 ev oturmak suretiyle kızılbaş apartmanlığı” diye tarif eden; sene 1376 yollu tarih atan yedi başlı yılanı ibretle seyredin.
Sonra gazetelerinizi açın ve hâlâ her köşesinde Atatürk’ün manevi şahsiyetinin yer aldığı B. M. Meclisi’nde, “D.P. mitingine gitmeyen kafirdir” diye vaiz veren -ve bu yüzden kanun karşısında suç işleyip mahkûm olan- vaizin mahkûmiyetinin affedilmesi için çırpınıldığına şahit olun.
Bundan sonra da ister gülün ister dövüne dövüne ağlayın.
Ne Ödemiş’te verilen vaiz, ne de Hüseyin Cahit’e gönderilen mektup tek vaka’lar değildir. İstanbul’da Ocak Başkanı imamlar D.P. hizmetinde olduklarını parti kongrelerinde bağırmaktadır. Bu satırları yazanın dosyasında kâfi miktarda hakaret, küfür ve tehdit mektubu mevcuttur.
Dini hislerin simsarlığını yapmayan, hiç olmazsa yobazlık hadiselerini sükûtla geçiştirmeyen, her kalem sahibi bu hakaret ve tehditlere maruzdur.
Hani nerede vatan millet sevgimiz? Devrimlere sadakatimiz? Garplılaşmaya inancımız?
Bizim anladığımız manada bir siyasi parti iktidara, memlekete faydalı olmak inancı ile geçer. Böyle olunca; memleketi uçuruma sürüklemek, iki asır geriye gitmek pahasına üç• beş reyin peşinden koşmaz. İktidarı elden kaçırmak veya elde edememek pahasına dahi olsa bu cinayeti işlemez.
Eğer, siyasi partilerimiz hakikaten millet ve vatanlarını seven kimselerden kurulmuşlarsa; eğer, hakikaten bu memlekete hizmet etmek istiyorlarsa; eğer, bütün o yaldızlı sözler ardında, sadece ve sadece, iktidar sandalyesinin pırıltısından başka bir şey düşünmeyen kimseler değillerse; eğer, parti ihtiraslarının üstünde, her şeyden önce vatanlarının selametini diliyorlarsa bir araya gelir ve müşterek bir tamim ile irticaa taviz vermeyeceklerini millete ilan ederler.
Reyler ideallerden taviz vererek satın alınmaz. Kazanılır. Satın alınan reylerle demokrasi olmaz. Hele memleketİ satmak pahasına elde edilen reylerle.
Gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünmek zorundayız.
Kendi kendimizi aldatmayalım. Yalan, riya samimiyetsizlik, irtica üzerine demokrasi bina edilmez.
Uyanın beyler uyanın. Kimin malını kime peşkeş çekiyoruz Allahaşkına!..“
Emil Galip Sandalcı, Haziran 1957